Multilingual Folk Tale Database


Der Wolf und die sieben jungen Geisslein (Jacob & Wilhelm Grimm)

Kurt ve 7 Küçük Oğlak Volk in sedem kozličkov
unknown author unknown author
Turkish Slovenian

Evvel zaman içinde yaşlı bir keçinin yedi yavrusu varmış. Bir anne çocuklarını nasıl severse o da yavrularını öyle severmiş. Günün birinde keçi, yavrularına yiyecek bulup getirmek için ormana giderken onları çevresinde toplamış:
- Sevgili çocuklarım demiş; ben ormana gidiyorum. Kendinizi kurttan sakının. Eğer kurt evimize girerse hepinizi kıtır kıtır yer. Bu alçak çok kez türlü kılıklara girer, ama kaba sesinden, kapkara ayaklarından onu hemen tanıyabilirsiniz!

Küçük oğlaklar:
- Sevgili annemiz, demişler, gözün arkada kalmasın... Güle güle git, güle güle gel... Biz kendimizi koruruz.

Keçi melemiş, iç rahatlığıyla yola çıkmış.
Aradan çok zaman geçmemiş. Evin kapısını biri çalmış:

- Sevgili çocuklar diye seslenmiş, kapıyı açın bakayım. Anneniz geldi, hepinize bir şeyler getirdi.
Fakat oğlaklar kurdun kalın sesini tanımışlar; içerden seslenmişler:

- Sen annemiz değilsin... Onun sesi hem ince, hem de tatlıdır. Senin sesin kalın. Sen kurtsun!
Bunun üzerine kurt bir dükkâna gitmiş, iri bir tebeşir parçası satın almış, bunu yemiş, sesini inceltmiş. Sonra geri dönerek yine kapıyı çalmış:

- Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım, demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi.
Kurt kapkara ayaklarını pencereye dayamışmış. Oğlaklar bunu görünce yine bağırmışlar:

- Sana kapıyı açmayız. Annemizin ayakları seninkiler gibi kara değil. Sen kurtsun!
Kurt yine geri dönmüş, bir fırıncıya gitmiş:

- Ayağımı bir taşa çarptım demiş; üzerine biraz hamur sürer misin ?

Fırıncı kurdun ayaklarına hamuru sürmüş. Kurt bu kez değirmenciye koşmuş:
- Ayaklarıma bir parça un serp demiş.

Değirmenci kendi kendine:
- Kurt yine birini aldatmak istiyor demiş, un vermek istememiş. Fakat kurt:

- Dediğimi yapmazsan seni yerim! diye bağırınca değirmenci korkmuş, hemen bir avuç un alarak kurdun ayaklarına serpmiş. İnsanlar böyledir zaten!
Bunun üzerine alçak hayvan üçüncü kez eve gitmiş, kapıyı çalmış:

- Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi.
Oğlaklar bağrışmışlar:

- Önce ayaklarını göster de anneciğimiz olup olmadığını anlayalım! demişler.
Kurt ayaklarını pencereye dayamış. Oğlaklar bunların beyaz olduğunu görünce kurdun sözlerine inanmışlar... Kapıyı açmışlar. Bir de ne görsünler?.. Bu giren kurt değil mi? Oğlaklar ne yapacaklarını şaşırmışlar, saklanacak yer aramışlar. Biri masanın altına kaçmış. İkincisi yatağa sokulmuş. Üçüncüsü sobanın içine girmiş. Dördüncüsü mutfağa saklanmış. Beşincisi dolaba girmiş. Altıncısı çamaşır sepetinin altına sokulmuş. Yedincisi de duvar saatinin içine girmiş. Fakat kurt vakit yitirmeden birer birer hepsini yakalayıp tutmaya başlamış. Yalnızca saatin içindeki yedinciyi bulamamış. Karnı da oldukça doyduğu için onu aramaktan vazgeçmiş, çıkıp gitmiş.

Evin önünde geniş bir çimenlik varmış. Orada bir ağacın altına sırt üstü yatmış, uyumaya başlamış.
Aradan çok zaman geçmeden keçi anne eve dönmüş. Aman Tanrım! Bir de ne görsün? Evin kapısı ardına kadar açık. Masa, sandalyeler devrilmiş. Çamaşır sepeti paramparça olmuş, yatıyor. Yastıklarla yorganlar yerlere atılmış... Keçi anne yavrularını aramış; hiçbir yerde bulamamış. Birer birer adlarını çağırmaya başlamış. Hiçbirinden karşılık alamamış. Sonunda sıra sonuncunun adına gelmiş. O zaman ince bir ses duyulmuş:

- Duvar saatinin içindeyim, anneciğim!
Keçi, yavrusunu oradan çıkarmış. Küçük oğlak kurdun gelişini, öbür kardeşlerinin hepsini yediğini anlatmış. Keçi annenin, zavallı yavruları için ne kadar gözyaşı döktüğünü kestirebilirsiniz. Sonunda bu acıyla dışarı çıkmış. Küçücük oğlak da birlikteymiş.

Çayırlığa vardıkları zaman kurdu bir ağacın altında yatar bulmuşlar. Öyle horluyormuş ki, ağacın dalları titriyormuş. Keçi anne kurdu uzun uzun seyretmiş. Karnında bir şeylerin kıpırdadığını, oradan oraya gidip geldiğini görmüş. İçinden:
- Aman Tanrım, demiş, yoksa kurdun akşam yemeği yaptığı yavrularım hâlâ sağ mı?

Bunun üzerine küçük oğlak eve kadar koşa koşa giderek makası, iğne-ipliği getirmiş. Keçi anne canavarın karnını yarmış. Daha küçük bir yarık açılır açılmaz oğlaklardan biri kafasını dışarı çıkarmış. Bir parça daha yarınca altısı da arka arkaya fırlayıp çıkmışlar. Hepsi dipdiri sapsağlammışlar. Meğer kurt aç gözlülüğü yüzünden bunları çiğnemeden yutmuşmuş. O andaki sevinci bir düşünün! Hepsi sevgili annelerinin boynuna sarılmışlar. Hoplayıp, sıçramaya başlamışlar. Keçi anne demiş ki:
- Haydi bakalım, şimdi gidip, taş toplayıp getirin... Uyanmadan şu dinsiz imansızın karnına dolduralım.

Yedi oğlak çabucak taşları bulup getirmişler; kurdun karnını tıklım tıklım doldurmuşlar. Sonra keçi anne çabucak derisini dikmiş. Bu arada kurt bir şey sezmemiş, yerinden bile kıpırdamamış.
Kurt uykusunu alınca ayağa kalkmış. Karnı taşla dolu olduğu için pek susamışmış. Bir pınarın başına gidip su içmek istemiş. Yürürken oraya buraya kımıldadıkça karnındaki taşlar çarpışmaya, takırdamaya başlamış. Bunun üzerine kurt:

Şu acayip işe bak!
Karnım bir şeyle dolmuş;
Yuttuğum altı oğlak
Sanki birer taş olmuş!

demiş. Pınar başına varınca suya doğru eğilip içmek istemiş. Gel gelelim, karnındaki taşlar yüzünden suya yuvarlanmış. Bağıra bağıra boğulup gitmiş.
Yedi oğlak bunu görünce koşa koşa gelmişler:

- Kurt öldü! Kurt öldü! diye bağrışmışlar. Anneleriyle birlikte pınarın çevresinde hoplayıp dönmüşler.

Nekoč je živela koza, ki je imela sedem živahnih kozličkov. Imela jih je rada, kot imajo mame rade svoje otroke. Nekega dne se je odpravljala v gozd po krmo, zato je sklicala vseh sedem in rekla: "Dragi otročički, pozorno me poslušajte! Šla bom v gozd, zato boste nekaj časa sami doma. Pazite se volka! Če mu uspe priti v hišo, vas bo pojedel s kostmi in kožo vred. Nepridiprav se pogosto zamaskira, zato morate biti še posebej previdni. Če drugega ne, ga bo izdal raskav glas in črne šape."

"Previdni bomo, mami," so rekli kozlički. "Lahko si brez skrbi." Mama koza je v slovo nežno zameketala in se pomirjena odpravila v gozd. Nedolgo zatem je potrkalo na vratih. Hripav glas je rekel: "Odprite vrata, dragi otročički! Vaša mamica se je vrnila in za vsakega ima nekaj lepega."

Toda kozlički so takoj vedeli, da hripav glas ni od njihove mame. Bil je volk. "Ne bomo odprli," so zaklicali. "Ti že nisi naša mamica. Ona ima nežen in mehak glas, tvoj pa je globok in hripav. Vemo da si ti, volk!"

Volk je odšel in začel tuhtati, kako bi si zmehčal glas. Potem se mu je posvetilo – kreda! Takoj jo je mahnil k trgovcu, kupil kos krede in jo pojedel. Še sam ni mogel verjeti, kako nežen in mehak je postal njegov glas.

Potem se je vrnil in potrkal: "Odprite vrata, dragi otročički! Vaša mamica se je vrnila in za vsakega ima nekaj lepega."

Toda kozlički so videli njegovo črno šapo, ki jo je položil na okensko polico, zato so zaklicali:"Ne bomo odprli! Naša mamica že nima črne šape. Vemo da si ti, volk!"

Spet mu ni uspelo, toda ni se predal. Skočil je do peka in rekel:"Dobri pek, poškodoval sem si taco. Ker testo blaži bolečine, te prosim, da mi z njim obložiš šapo.

Ko mu je pek s testom obložil taco, se je odpravil do mlinarja: "Mlinar, posuj mi šapo z malo moke!"

Mlinar si je mislil, da premeteni volk gotovo hoče koga ukaniti, zato je odklonil.

Toda volk je zagrozil:"Če tega ne storiš, te bom požrl! Mlinar se ga je zelo prestrašil, zato mu je pomokal šapo. Kaj hočemo, ljudje so pač takšni.

Kmalu potem se je malopridnež že tretjič prikazal pred vrati in potrkal: "Odprite vrata, dragi otročički! Vaša mamica se je vrnila iz gozda in za vsakega ima nekaj lepega."

Kozlički so zaklicali: "Najprej nam pokaži svojo nogo, da se prepričamo, ali si res naša mamica."

Volk je položil šapo na okensko polico in ko so kozlički videli, da je bela, so odprli vrata, misleč, da je njihova mama. A ni bila njihova mama – bil je volk!

Na smrt so se prestrašili in se razbežali na vse konce, da bi se poskrili. Prvi je zlezel pod mizo, drugi pod posteljo, tretji je stekel v kuhinjo, četrti se je skril v pečico, peti v omaro, šesti v korito, sedmi, najmlajši, pa si je našel skrivališče v stenski uri.

Toda volk jih je našel in brez obotavljanja požrl. Enega za drugim je stlačil po žrelu, le najmlajšega, ki se je skril v stensko uro, ni našel. Dodobra sit je potem odšel, se ulegel na travniku pod drevo in zadrnjohal.

Nedolgo zatem se je iz gozda vrnila mama koza. Lahko si predstavljate kakšen grozen prizor jo je dočakal. Vrata so bila na stežaj odprta, hiša razdejana, miza, stoli, klopce – vse prevrnjeno in polomljeno. Kuhinja razbita, spalnica razmetana, njenih ljubih kozličkov pa nikjer.

Preiskala je vso hišo, vendar nikogar ni našla. Enega za drugim je začela klicati po imenu, a nihče se ni oglasil. Naposled pa je poklicala za najmlajšim in oglasil se je drobcen glasek: "Tukaj sem, mamica, v stenski uri."

Vzela ga je iz ure in povedal ji je, kako jih je volk ukanil ter požrl vse razen njega. Lahko si predstavljate njeno žalost.

Potrta je stopila na svež zrak, najmlajši kozliček pa je odskakljal za njo. Ko sta prišla do travnika, sta pod drevesom opazila spečega volka. Ta je smrčal tako glasno, da so tresle veje.

Mama koza si je volka previdno ogledovala, ko je opazila, da se v njegovem nabreklem trebuhu nekaj premika. "O, marička," je vzdrhtela. "Ali je mogoče, da so moji otročički še zmeraj živi?"

Kozlička je takoj poslala po škarje, šivanko in sukanec. Potem je volku prerezala trebuh in glej – že pri prvem rezu je ven pokukala glavica kozlička. Ko je postala luknja dovolj velika, je vseh šest kozličkov drug za drugim skočilo iz trebuha. Vsi so bili živi in zdravi, saj jih je volk v svoji požrešnosti kar cele pogoltnil.

Joj, kako je bila mamica vesela. Svoje ljube otročičke je tesno objela, potem pa jim naročila: "Ljubi otroci, vsak naj gre in poišče en velik kamen, da bomo z njimi napolnili okrutnežu trebuh, dokler še spi."

Otroci so kmalu prinesli sedem debelih kamnov in z njimi napolnili volkov trebuh. Mama koza ga je hitro zašila, medtem ko je volk trdno spal. Še ganil se ni.

Ko pa se je naposled prebudil, se je počutil nekam čudno. Močno ga je zažejalo, zato se je namenil stopiti do studenca. Toda takoj, ko je vstal, se je kamenje v njegovem trebuhu premaknilo in zarožljalo. Tedaj je rekel:

"Le kaj v trebuhu se obrača, tako rožlja in se prevrača? Šest kozličkov sem pojedel, pa se zdi, kot da bi kamne snedel."

Ko je prišel do studenca in se nagnil k vodi, se je sedem kamnov v njegovem trebuhu premaknilo in ga potegnilo v globino. Bil je pretežak, da bi lahko splaval na površje, zato je utonil.

Ko so kozlički videli, kaj se je zgodilo, so začeli kričali: "Volk je mrtev! Volk je mrtev!" Skupaj z mamico so nato veselo skakljali in poplesavali okrog studenca.



Change: Change: